21 Haziran 2026 – Yaz gündönümü

Sayfayı açmışım ve tek bir harf dahi yazmamışım. Ama kaydetmişim! Geldiğim noktanın özeti midir, nedir bu tertemiz ve bomboş sayfa dedim, sonra başladım yazmaya. Başlıktan da anlaşılacağı üzere, hala yazmaktayım. Bakalım yayınlamak hangi tarihe kısmet olacak?

Konu çok boyutlu ama esas olan topluca uyanmamız gerekliliği meselesi. Yazmaya devam etsem kış gündönümü; solstise kadar yolu var bu yazının ama özü kaybetmeden diyelim: Uyan ve diren canım insan!

Bize pandemide tam olarak ne oldu? Üst akıl, büyük birader, dünyayı yöneten o altı güç, “kim olduğunu bilirsin sen”… adını sen koy işte, ne yaptı tam olarak? Bu özneler, pandemi ile insanlığı sonunda kendi gerçekliklerinden koparacak ve sanal bir alemin içine hapsedecek olan o zeminin temelini mi attılar? Çünkü bugün deneyimlediğimiz büyük resimde gerçeklik algımız allak bullak durumda. Nedir gerçek olan, kim doğru söylüyor, hangisi gerçek? Amaç zaten de buydu gibi.

Sosyal medyanın yüceldiği bir dönem yaratarak, insanlığı bağımlı hale getirdikleri platformlar üzerinden manipüle ederek yönetmek. Vay be! Ama neden olmasındı? Korkutmak, sindirmek, yıldırmak, ve sonunda kaçınılmaz olarak sürüklendiğimiz noktada; vazgeçirmek. İnsan olmaya dair olan her şeyden vazgeçirmek, üstelik kendi özgür (!) irademizle. Robotlaşmak; yani komut almadan işlemcimiz çalışmıyor. Yaratıcılığımız, sorumluluklarımız kadar yani.

O dönemde ne yaptılar gerçekten bizlere sahi?

Kovidle birlikte sosyal bağımlılık mıydı aslında amaçlanan? Her ne kadar rahatlamış (!) gibi gözüksek de, gerçekten eskisi gibi miyiz? İlişkilerimiz, geleceğe bakışımız, kaygı seviyemiz, kalp ritmimiz, neşemiz? Hiçbiri eskisi gibi değil bence. Sosyalleşmek dokunabildiğin, duyularınla hissedebildiğin bir şey olmaktan çıktı çünkü. Tahmin yürütüyoruz ve evet belki sosyaliz ama sanal gerçeklik içinde sosyaliz, kurgulanmış bir gerçeklikte son derece bireysel bir deneyim sosyalleşmek artık. Çoğunlukla “-mış” gibi yapıyoruz çünkü. Sosyalleşmek üzere gidilen restoranda önüne gelen yemeği koklamadan fotoğrafını çekip, soğumasını önemsemeden, tadına dahi bakmadan en çok kullandığımız platformda jet hızıyla yayınlıyoruz. Üstelik güncel olan hangi düzenleme opsiyonları varsa, hepsini kullanmaya azami gayret göstererek. Sanki o an masada “pause” tuşuna basılıyor, fotoğraf çeken, son on dakika içinde mesaj gelmiş midir diye telefonunu eline alıp kontrol eden, grup fotoğrafı alalımlar, hooop ayçiçekleri yüzünü dönüyor mavi ekrana anı yani. Tüm bu ritüeller girdi hayatımıza evet ve evet bunlar tamamlanmadan sohbet başlamıyor. Yayınladıktan sonra yemeğin tadına bakıp belki geri gönderiyoruz, belki çok da sevmiyoruz. Ama en ışıltılı haliyle yayınlanmış olan o fotoğraf sanal ortamdakilere başka birşey anlatıyor o sırada. Beş duyunun son derece aktif çalıştığı eski tip sosyalleşmelerle şimdilerde mavi ekranlara yüzleri dönük ayçiçeklerinin naif iletişimleri son derece tezat. Gerçek olmayanın o beş duyu süzgecinden otomatik olarak geçemediği günler meğer bizlerin en sağlıklı zamanlarıymış.

Sosyal medya içimizi emen “dementor’larla dolu. Evet, onlara “ruh emiciler” diyebiliriz pekala. “İnsan köle” yaratabilmek için, bizleri sosyal medyadaki boooomboş içeriklere bağımlı kıldılar. Sahi, elalemin mutfak temizliğini, çocuk yetiştirme mavralarını, o an nerede olduğunu ve ne yediğini, kimlerle dans ettiğini bilmek zorunda mıyız gerçekten? Elinde telefon olmadığında şimdi ne yapacaktım ki ben diye boşluğa düşenler öne çıksın. Sorgulamayan, soru sormayan, tepkisiz, soluk benizli ayçiçekleri. Kıçlarını dönmüşler güneşe, yüzler mavi ekranlarda. Bu şekilde gerçekliği yakalayabilmek ne mümkün. Üstelik o gizemli özneler bizlerin algılayabildiklerinin ötesindeler gelecek inşasında.

Ne kadar üzücü! İnandırıldığımız, düşündüğümüz, düşüneceğimiz, beğendiğimiz, değişen zevklerimiz ve hatta sağlığımız, her şey esasında çok önceden hazırlanmış bir içerikten ibaret. Başka öznelerin geçmiş zamanında kalmış, bir anda kalma mücadelesi bizimkisi.

Tek başına bu da değil elbette. Birçok faktör var. Ama her şey sanki maruz kaldığımız tüm içeriklerin etkisinin artabilmesi için bu muhteşem planla başlamadı mı? Topluluklar korkmalı, korkmalı ki kabuklarına çekilsinler, kaygılı ve tedirgin yaşadıkça fizyolojik olarak etkilenecekleri gibi etki alanları da daralacaktır. Depresif, kafası karışık insanlık. Ne yemeli, nasıl spor yapmalı bilmeden zavallı fani, 1500 km ötede mahalle arasındaya kadar neler neler yaşanmış takır takır anlatır. Vaktinin nasıl çalındığının, kafasının ne kadar karıştırıldığının farkında olmadan, güzel yüzü mavi ekranda, yeni bir şey öğrendiğini sanarken ruhu emilen insanlık.

Her tür medya üzerinden beynimize sokulmak istenen çöpler bizi çürütüyor. İşte o çöpler sorgulama kasımızı zayıflatıyor. Küçük çocukların önüne konan bol ışıklı, son derece zararlı içerikler gibi. Ya da daha basitçe, öküzün ışıklar saçarak yaklaşan trene donup bakakalması gibi. Öküz gibi bakmayalım diyorum, insanlığımızı kaybediyoruz. Pelteleşmiş bir beynin kimseye faydası yok çünkü. İstediğin kadar spor yap, avuç avuç vitamin iç. Kapını kapatıp kendini kitlediğin o sığınağında, nonstop maruz kaldığın bu içerikle sadece sana bahşedilmiş nefes sayısını tüketerek, musallaya yatacağın güne doğru şafak sayarsın. Dolayısıyla lütfen insanlığından vazgeçme, pes etme ve ömrünün kalanını bitkisel hayattaymış gibi yaşama. Diren.

Dünyanın ve insanlığın kurtuluşu, insan olarak kalmakta direnen, olasılık hesaplamaları dışında kalanlar üzerinden mümkün olabilir. Servis edileni yemeden önce koklayan, içeriğini soran, mutfağı denetleyenler çoğaldıkça gelecek güneşli günlerden söz edebiliriz. Bize sunulan ucuz içerikleri yemedikçe direnebiliriz. Sorguladıkça, dokundukça, kokladıkça, kendi kulağımızla duymaya çalıştıkça. Tarlanın ortasında inatla güneşe bakmaya devam ettikçe. Gerçekler kör edebilir evet ama sisli bir kafayla ömrün bitişine gün saymaktan daha iyidir sanki.

Gündüzün maksimumunda yazmaya başladım bu yazıyı. Bundan sonrası karanlığın güçlendiği gecelere doğru gitse de, o döngü hep gündüzün zaferi ile son bulacaktır. Hep öyle oldu. Masalların sonunda, o güne değin uyutulmuş olan kalabalıklar gerçeklerin ortaya dökülmesiyle uyanır -çünkü gerçekler mutlaka bir gün ortaya dökülür- ve fondaki müzik allegroya döner. Taa ki bir sonraki maceraya kadar.

Ben allegronun girişine az kaldığını düşünüyorum.

Kapak Resmi: Still Life with Two Sunflowers, 1887 by Vincent van Gogh

Yorum bırakın