Zamansız / B.1 Telefon

Pudra renkli – ne çok severim bu rengi- şahane iki sütun tüm heybetiyle bu tek katlı yapıyı göğe doğru yükseltiyor sanki. Masmavi bulutlara doğru. Geniş, epeyce hem de. Binanın girişi on metre vardır. Yerler uçuk pembe mermer. Mermerin cinsini, memleketini bilemiyorum, lakin güzel. Albeni der gibi, ne demekse o. Öyle demek geçti içimden.

Altı basamakta uçsuz bucaksız bir bahçeye adımını atıyorsun. İçeriyi göremedim. Kapısı nerede onu da farketmemişim, bahçedeki o dev kayın ağacını gördükten sonra her şey renklendi ama, anlam kazandı sanki.

Su, hava, toprak, ateş ve işte o ağaçtı her şeyin temelinde. Bence beşinci element. Rüzgarı duymadım hiç kulaklarımda, lakin salım salım salınmasıyla kayının dalları, bana resmini çizdi adeta. Donup kaldım o ilk bakışta. Tepemde havaii fişekler patladı birer birer. Ona aşık oldum o an, o ilk dakika. Koştum, sarılmak istedim hemen. Basamaklardan kuş gibi sıçradım da bastım pat diye çimlere. Buz gibi yaladılar ayaklarımı. Çıplakmış ya ayaklarım. Farketmemişim.

Alabildiğine bir yeşil, öyle ki gözümü aldı. Kamaştı gözlerim. Kayın ağacına yaklaştıkça ağaç daha da büyüdü. Göğe değdi neredeyse. Kollarımı açtım, açtım, bir nokta gibi kaldım yanında sonra.

– ‘Şahikaaaa’

-‘Hmımmmm’

– ‘Şahika hadi kalksana artık.’

– ‘Eveeeeet, kalktım kalktım işte.’

Offf, sarılaydım keşke de öyle uyandırsaydın dedim içimden huysuz huysuz.

-‘Hadi Şahika nakliye kamyonu birazdan kapıda biter. Pijamayla mı karşılayacaksın adamları?’

Doğru ya, bugün o gündü. Hadi bakalım kapatalım bu sayfayı da. Nice yenileri yazılacak belki kimbilir yeni ikametgahımızda. Bu kayın ağacı, hem de heybetlisinden, iyiye işaret olsa gerek.

Rüyayla gerçek arasında, araftayken henüz daha, zil çalmasaydı iyiydi. Geldiler eyvahlar olsun… Haydi taşınalım o vakit. Bekle bizi meşhur girdap çıkmazı, sen mi büyüksün yoksa biz mi göreceğiz de ağzıma iki lokma ataydım iyiydi.

-‘Mehhhhmet, adamlara söyle beş dakika müsade etsinler bize.’

-‘Tamam, tamam, söyledim zaten. Arabayı ayarlayacaklarmış. Ben Pengu’yu çantasına koyuyorum. Kargaşada bir yere girer, bulamayız sonra. Korkmasın bir de.’

-‘Yettim Memedim. Ne çok işler halletmişsin’, derken bir öpücük kondurdum ensesine. Bu mutluluk nereden hasıl olduysa sabah sabah.

Her yeni adres, yepyeni bir sayfa insan hayatında. Eskilerdeki yazım hatalarını artık düzeltmeye ihtiyaç yok gibi gelir insana. O sayfaları defterinin içine kapatırsın, kaldırabilirmişsin gibi gelir günahıyla sevabıyla bir kenara. Şimdi yeni bir defter açmak zamanı. Heybetli kıtamızın son derece dar sahanlığında sıkışmış hayatımızı açık denizlere doğru pupa yelken basmak zamanı…

TELEFON

Çok değil, epi topu onbir ay oldu burayı alalı. Hayatımızın altının üstünden çok daha huzur verici olduğunu şimdilerde idrak edebiliyor olsam da, ne çok sınavlar vermişiz aslında düşününce, ne de kısacık bir zaman diliminin içinde hem de. Sen kırk küsur seneyi bir çırpıda yaşar-mış gibi yap, sonra onbir ayda en yavaşından geriye doğru sarararak anlamadığın kısımlarına etüd yaptırsınlar.

Nerden bileceksin ki, di mi? Gerçi hayatı ancak geriye doğru sararak anlayabiliyor ademoğlu. Başka türlüsü basmıyor. İyikiler sonradan geliyor. Lanet okumalar arasında yaşıyor gidiyoruz yani, huysuz huysuz, her şeye söylenerek. Onca laflar ettiğimiz o meşhur geçmişimizi yaşarken – geçmişte anın içindeyken yani- mutlu değiliz aslında. Eşşeğimizi kaybetmekten mutsuzuz, huysuzuz ve hep şikayet halindeyiz. İki gün sonra o eşşek bulununca çok şükürler dizi dizi ama. Eşşek kapında bağlıyken şükrünü esirgemesen belki, hiç kaybetmeyecektin bile. Söylenmekten ne çok hoşlanan bir güruhuz. Bir de o gerilerde takılma huyumuz yok mu? Ah bugününe küs Adem’in oğlu, çok takılma oralarda arkadan kapanır da kapı kalıverirsen sonra, eyvah eyvah… Az kalsın ben de kalıveriyordum ya… Neyse, şükür, çok şükür.

Ocak ayının ortası, kışın soğuğunu iliklerimize kadar hissettiğimiz bir cumartesi öğleninde Mehmet’in telefonu çaldı.

-‘Mehmeeet, telefon…’ diyerek, kafamı dahi kaldırmadan seslendim koridora.

-‘Bağırma burdayım, iyice kör oldun sen de’ diyince Mehmet sıçradım yerimden. A aaa o da ne, Mehmet koltukta oturuyormuş ya. Nasıl daldıysam artık instagrama. Ama sanki az önce tuvalete gitmemiş miydi bu adam? Yok, gitmiş gelmiş demekki.

-‘Üff tamam işte dalmışım. Hemen vıdı vıdı yapma. Daha yeni aldım elime telefonu. Vaktim mi var bunlara bakacak. Kafamı dağıtmaya çalışıyorum.’ dedim, olağan suçlu savunmasıyla. Niye kendimi açıklamaya uğraşıyorum ki. Niye kendinimizi açıklamakla bu kadar meşgulüz ki? Yine kendi bildiğini düşünecek. Halbuki asıl kendisi yapışık yaşıyor telefonunun ekranına. Geçenlerde bir karikatür gördüm, telefon kafa bir insan çizmişler. O kadar gömük durumdayız ki, kafalarımız ile telefonlarımız mutasyona uğradı ve aslında bir. Ben yokum biz varız gibi.

-‘Niye açmıyorsun kuzum telefonu?’ diye çıkışınca,

-‘Bak kim arıyormuş?’ dedi gevrek gevrek sırıtarak.

 -‘Hadi canım! Nasıl yani?’ diye şaşkın hıçkırıksal bir sevinç kahkahasını salonun ortasına bıraktım.

– ‘Merhaba Hikmet bey, nasılsınız? Size de iyi seneler dileriz.’, Mehmet yüksek sesle Hikmet bey diyince tüm bedenime bir elektrik akımı yayıldı sanki. Kalbim güm güm. Arayan, senelerdir boş duran ve neredeyse yalvarmamıza rağmen bize evini veremeyen Hikmet beydi. Ahh (!) ne çok almak istemiştik o evi. Bir de yani, hakikaten çok istemişiz demek ki bak, adam Mehmet’in dediği gibi arıyor işte. Mehmet haklı çıktı vallahi. Demişti arayacak diye.

Mehmet dinliyor hala, Hikmet bey efendi de anlatıyor da anlatıyor. Epey uzun sürdü konuya girişi. Zamanında kısa kesip attığı yerden topu çevirmek zor tabi. ‘Efendim, burada fiyatlar böyle. Sıradan bir muhitten ev almıyorsunuz ki. Kaş’ta bir apartman dairesini de bu fiyata ancak alabilirsiniz.’ Adamın muadil niyetine ölçü olarak aldığı Kaş ile kendi evi arasında uçurumlarca boşluk vardı aslında. Ah Hikmet bey, çam ağaçlarının ortasında, doğayla bir bütün olmuş, gürültüden, her tür kirlilikten uzak, cennetten bir köşe evinin hakkını verememiş, kıymet bilmez Hikmet bey ah! ‘Daha altına inemeyiz maalesef. Bir teklif daha var. Onu değerlendiriyoruz şu anda. Siz o teklifin üzerine çıkabilirseniz, o zaman düşünebiliriz.’ diyen Hikmet bey. Bak sen bak. Hayatımda böyle abuk sabuk, argümansız, dayanaksız, terbiyesiz pazarlık (!) görmedim. Bir siz akıllısınız bir de Elon Musk. Delirtmişti bizi. Kendimi sümük gibi hissetmiştim, hatırlıyorum. Ne haddimize efendim olmuştuk. Otur oturduğun yerde Şahika demiştim. Yerime de oturamamıştım o ayrı ama o konuşmalar da beni çok üzmüştü.

– ‘A ne demek, ne rahatsızlığı. Buyrun sizi dinliyorum.’, diyince Mehmet, nasıl daldıysam pazarlık anılarına, sıçradım bir an koltukta.

… sessizlik

-‘Haklısınız. Biliyorum çok naziksiniz, elbette. Biz tabi kendimiz oturmak için istemiştik. Şahika çok sevmişti evi.’

-‘A öyle mi? Başka teklif veren var dediğiniz için biz satıldı zannetmiştik. Kısmet tabi bu işler.’ dedi sırıtarak Mehmet. Elini havaya sallıyor o sırada, ‘tabi, tabi’, der gibi.

Şimdi konuya giriyor Hikmet bey galiba dedim. Gözlerim fal taşı, kulağımı da dayayamıyorum ki telefona, Mehmet rahatsız olur, dikkati dağılır,öfler pöfler diye. Öyle bakıyorum suratına meraktan çatlayarak.  

… sessizlik

… sessizlik

Ay çatlıcam şimdi.

-‘Biz tabi o dönem çok istemiştik ama epey de vakit oldu. Pozisyonumuz, şartlar hep değişti tabi.’

… sessizlik

– ‘Evet, olabilir, tekrar düşünebiliriz belki,  tabi.’ dedi Mehmet.

-‘Evet haklısınız,… mutlaka. Tabi!’

Başladı yine tabi-lemeye Mehmet. Tabi tabi. İlla bir artislik yapacak. Bir şey de diyemiyorum. O da çok uyuz olmuştu adamın zamanında burnundan kıl aldırmamasına. Üç kuruş daha alayım diye yarıda kalmıştı pazarlığımız. Daha doğrusu, evini on senedir satmak için her yıl fiyat açan tok satıcı (!) Hikmet bey ile monolog tadındaki pazarlığımız. İlk defa ev sahibi olmaya bu kadar yakındık. Ve fakat olamamıştı işte. Adam evinden üç beş para için kopamadı o dönem. Çok üzülmüştüm, çook. Mehmet de adamın üstten üstten konuşmalarına ifrit olmuştu. Mehmet hayatta gelemez öyle şeylere. Birisi ona ahkam kesecek, eyvah eyvah. Horoz gibi dikiliverir üç tutam saçı. Kaşı gözü oynamaya başlar hemen. Gerçi en sonunda Hikmet efendiye dayanamayıp çıkışmıştı. İpler de orada kopuvermişti ya zaten.

  ‘Pek tabi biliyoruz efendim piyasayı, biz de ticaretin içindeyiz. Bir haber değiliz elbette. Bir sürü masrafı var evinizin. Size ödenen rakamla bitmiyor ki. Yıllardır bir çivi dahi çakılmamış, kapılar dökülüyor. İçinin tamamen elden geçmesi gerek… Anladım da, biz bu istediğiniz fiyatı vereceksek, tadilatı yapılmış hazır ev bakalım o zaman, değil mi? Haksız mıyım Hikmet bey?’. En son bu kim haklı kim haksızda diyaloğumuz sonlanmıştı.

 Haklı olmak konusu ne çok dert hepimize. Neticenin ne olduğundan ziyade, ah bu insan evlatları haklı olsunlar yeter. ‘Ben demiştim ama… Bak çıktı ne söylediysem… Ama ben uyarmıştım onu… Bak öldü gitti pisi pisine kadın, gördün mü sen? Dinlemiş olsaydı beni, fena mı olurdu, yaşardı işte günlük güneşlik…’ Kadıncağız ölmüş gitmiş artık yahu. Sen haklı olsan ne yazar, olmasan ne. The end yani.

-‘Biz bir düşünelim Hikmet bey, ne yapabiliriz bakalım, size dönelim’ dedi Mehmet. Telefonu bye bye diyerek kapattılar.

-‘İşte bu!’ diyerek elini çat diye yumruk yaptığı diğer eline şaplattı. Şlak diye bir ses çıktı. Kulaklarım çınladı, o derece. Nasıl içinde kaldıysa demek o dönemki diyaloglar.

-‘Dedim ben sana o zaman, arayacak bizi diye. Dedim mi demedim mi?’ dedi. Haklı da çıktı adam. Ne diyeyim. Dedi vallahi.

-‘Dedin vallahi’ derken salonun ortasında deli gibi zıplamaya başladım.

-‘Hadi güle güle oturalım o zaman Şahika.’ dedi, ağzı kulaklarında Mehmet.

Girdap Çıkmazı, no: 11. Yeni adresimiz.

Sonunda bizimdi artık. O kadar çok istemişiz ki, istemişim ki, döndü dolaştı epey ama bizi bekledi. Hikmet bey de sonunda ilk teklifimizin de altına satmak zorunda kaldı ya evi. Hem de bu sefer neredeyse rica eden o oldu. Alın lütfen evimi diyerek. Ah bu para hırsı.

Evet, girdap çıkmazının kalbi bizimdi. İlk gördüğüm anda kalbime işlenen o ev.

Tek yön ve çıkışı olmayan bir sokağa başka bir isim verilemezdi herhalde. Sokak spiral gibi kıvrılarak bizim evde son buluyordu. Toplam 6 ev vardı bu bol kıvrımlı çıkmazda. Evler dağınık şekilde sokak boyunca konumlanmıştı. Evlerin hiçbiri birbirini doğru düzgün görmüyordu. Yol boyunca ve içerilere doğru yayılmış dev çam ağaçlarının da etkisi vardı elbette bunda ama asıl sebep sokağın uzunlamasına spiral şeklinden ötürüydü.

Bu altı evin orta noktası bizim evimizdi artık. Üzerine nice güzel sayfalar yazılacak olan. Girdabın kalbindeki o ev, içlerinde en küçüğüydü ve gözlerden en uzak olanı. 250 + 2 m2’lik o evdi işte, bizim evimiz. Şimdi söylemesi kolay ama iyi ki almışız o evi.

2 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. idil idil ocak adlı kullanıcının avatarı idil idil ocak dedi ki:

    Bir çırpıta okudum
    Şahane olmuş
    Her hafta Salı için devam istiyorum (Pazartesi haftanın ilk günü kaynar okul,iş öbür zıvır başlangıç günü o yüzden gelsede okuyamam :)salı daha sakin programlı bir gün 🙂
    Salıları görüşmek üzere ciğerim
    Eline,beynine sağlık ..
    Hadi devam.
    💗

    Liked by 1 kişi

idil idil ocak için bir cevap yazın Cevabı iptal et