Annemi aradım sinemaya girmeden hemen önce, kızlar ‘hadi ama hadi geç kaldık derken’, ‘ Yok’ dedim ‘benim annemi mutlaka aramam lazım’.
– Anne telaşlanma bir şey soracağım sana. Dün akşam rüyamda seni ölü gördüm, dedim pat diye. Karşıda bir sessizlik.
-Hayır olsun. Ölü diri getirir, hamile misin yoksa?
Telefonu elimden düşürecektim neredeyse. Sahi ben en son ne zaman regl oldum?
-Yuh anne nerden çıktı bu şimdi?
-Ne bileyim kızım öyle derler. Çok güzel bir rüya görmüşsün. Bir şeye çok sevineceksin. Hadi aklına kötü kötü şeyler getirme. Dizim var şimdi konuşuruz sonra.
Tüm gün boyunca kafamı meşgul eden rüyam, annem telaşlanır korkularım püf diye uçtu gitti. Keşke daha erken arasaymışım. Şaka gibi ne strese sokmuşum kendimi boşu boşuna. Kadın tınlamadı bile.
…
Filmin sonunda telefonuma pat diye düşen mesajı görünce kızdım evet biraz, ama nasıl bir evlilik teklifi beni daha mutlu ederdinin cevabını bilmiyorum ki. Kısa sürdü bu şaşkınlık. Gözlerim doldu, yanımda olsaydı ya keşke. Boynuna atlayıverseydim. Sarılsaydım sımsıkı.
Sinemadan çıkar çıkmaz hemen aradım Mehmet’i. Kahkahalar atarak açtı telefonu;
“Çok kızdın di mi? Olsun, hadi evlen benimle” o kadar sıcacık ki sesi.
“Bu mudur yani? Ne kadar romantiksin Mehmet”, derken dayanamayıp ben de kahkahayı basıyorum.
“Hadi evlenelim o zaman.”
Bir renk seçmem gerekse onun için mavi derim. En sevdiğim renk çünkü. En sevdiğim için seçeceğim renk de mutlaka mavi olurdu. Sakin, güvenli, huzurlu bir renktir mavi. Buluttur, denizdir. Mehmet de benim için renklerden mavidir ve şarkılardan elbette Joni Mitchell – “both sides”. Hayatı beraberinde getirdiği tüm tezat duygularla kucaklamayı babamı kaybettiğimde öğrendim ben. Biraz zor kullandı hayat evet ama öğrendim. Her haliyle seviyorum artık kendisini. Hüznümü de mutluluğum kadar bağrıma basabiliyorum. Mehmet sayesinde. Her tökezleğimde beni ne çok tuttun ve kaldırdın be Mehmet. En çok kızdığım, en çok yanında huzuru bulduğum. Bir ömür seninle geçer be Mehmet.
Bunları ona söylemedim ama o bilir. Beni kitap gibi okur çünkü. Evde görüşürüz deyip kapattık telefonları. Kızlar duyunca çığlık çığlığa. Haydi hayırlısı, darısı başıma nidalarıyla eve koşarak gittim adeta.
Sokak neredeyse zifiri karanlık yine. Sokak lambalarının bir tanesi dışında hepsi sönük. Yanan da göz kırpar gibi çakıp çakıp sönüyor. Polis şeritleri bakkalın önüne kadar çekili. Onu görebildim. Kesin yerde makdülün bedenini kontürlemişlerdir. O kısmı seçemedim. Acaba katili bulabildiler mi?
Apartmana koşarak attım kendimi. Mehmet gelmemiş belli, içeriden hiç ses gelmiyor. Kapıyı açıp kendimi eve zor attım. Bu sokak artık pek tekin değil. Taşınmanın vakti sanki.
İçeriden kahve kokusu geliyor mis gibi. Makinayı açık mı unuttum yoksa. Eyvahlar olsun. iyiki yangın çıkmadı. Mutfağa dalıyorum bir hışım. Yemek masasının üstünde poğaçalar, şahane bir kahvaltı masası. Mehmet kahve koyuyor o sırada. Fincanı bana uzatıyor. “Her akşam değil de, sabah isterim aynısını ona göre” diyorum. Gülümsüyor, gözleri parıl parıl.
Aslında sabah o kadar erken kalkmasının sebebi meğer buymuş. Bana bu sabah yapacağı evlilik teklifini polisler, sokaktaki olaylar yüzünden yapamamış. Kıyamam.
Bir günü tam olarak yirmi dört saat yaşamak bu sanırım. Tüm gün yaşadıklarım geçti bir çırpıda gözümün önünden. Ne rüyamın, ne de yeni patronun stresi kaldı. Müstakbel eşimle mutfakta oturmuş kahve içiyoruz karşılıklı. Mutfak sıcacık.
“C’est la vie” diyorum içimden sesli sesli. Derken gecenin tam da en dip noktasında kapı çalıyor.
“Kim O?”
“Polis” !
not: Resim Romero Britto’nun “So Happy” çalışması. Fotoğrafı ben çektim.
Yine yıkılıyor tatlım😘
DL iPhone’umdan gönderildi
BeğenLiked by 1 kişi