Çok da geride kalmadı o günler aslında. Elektro şoklandığımız, tüm dünyacak hem de, sosyal medya evimiz misali, bir sıcacık Kuzguncuk kafesi gibi tüm gün vakit geçirdiğimiz bir mecra oldu. Herkesin bu döneme ait bir atıp tutması vardı, vardır elbette. Türlü türlü teoriler üretildi.
Buyrun bu da benimki o zaman;
Bakın etrafınıza, gençlere, orta yaşlılara, çocuklara, kendinize, otobüs duraklarındakilere, yolda yürürken kulaklarını dahi yaşamın seslerine kapamış dolaşanlara, okul bahçesinde torununu, çocuğunu bekleyenlere, araba kullananlara (!), ilk molasına çıkanlara, ders arasında, ders ortasında olanlara…. Bitmeyen bir liste belki de. Bakın herbirinin elinden düşmeyen o tele-ekranlarına.
Bir gecede olmadı bu.
Okulların, her tür eğitim amaçlı derslerin, toplantıların, buluşmaların tamamı online’a döndü. Hayatımız wireless üzerinden akmaya başladı. Online siparişler, market rafları, okul koridorları, her şey. Aklınıza gelebilecek her şeyin online’a taşınması elbette bir gecede olmadı. Bir süreçti. Ve bu sürecin sonunda hepimiz bağımlı olduk.
Elimizde, göğsümüzde, her daim dibimizde taşıdığımız başka neyimiz var? Bu bir bağımlılık değil de nedir?
Eve girdiğimizde antrede bırakageldiğimiz o tele-ekranımızdan artık odadan odaya dahi geçerken ayrılamaz olmamız tabii ki de bir gecede olmadı. Bunlar hep büyük bir planın parçası. (!!!)
Yavaş yavaş evrildik bağımlı hallerimize. O ekrandan kopuk yaşayamaz olduk.
Ama market siparişi veriyorduk, ama çocukların okulları için kurulmuş binbeşyüz whatsup grubundan önemli bilgiler akmaktaydı ve kaçırmamalıydık, sonra mahallecek whatsup’a hapsolduk. Site grubu, yazlık arkadaşları, çocukların okulları, spor grupları, eski arkadaşlar, yeni arkadaşlar, konusuna göre whatsuplar. O da işin ayrı bir açılımı oldu elbette.
Aşılar değil, bizi tele-ekran paralize etti. Hatta kategorize etti. Topladı, çıkardı, yüreğimizi nasırlaştırdı, duygularımızla oynadı, mekanikleştik, otomatikleştik. Günaydın demeden, yüzümüzü yıkamadan instagrama girer olduk. Hayali hayatlar yaşayanlara gıptayla bakar olduk. Çünkü kimse ağlarken fotoğrafını çekmedi, ya da rötuşlamadan hiçbir anını paylaşmadı.
Hepimiz Truman Burbank olduk. Tek bir farkla, içinde yaşadığımız sanal dünyaya kendi irademizle girdik.
Özetle, amaç buydu zaten. Gaslighting, manipülatif haberler vs. adına ne dersen de. Ne düşüneceğimizi, ne satın alacağımızı, neye ihtiyacımız olduğunu bilen yapay zekamız bizden her daim bir adım önde. “Ben şimdi bunu düşünecektim” evresindeyiz hatta.
Platon teeeeee ne zaman anlatmaya çalışmış gölge bir hayat yaşadığımızı da bence O da bu kadarını tahmin edemezdi sanki o daracık mağarasından; Birbirine dokunmadan, nefes almadan soluduğumuz dev kablosuz gölge dünyamızı. Ve evet, elbette hepimiz körüz. Ve elbette hepimiz kuklayız. Tek farkımız ışığa maruz kalmamışlığımızdan ötürü kör olmamız.
İsyanımız parmak uçlarımızda, yediğimiz, içtiğimiz, gezdiğimiz ayrı, onlar zaten ulu ortada.
Şimdi bağımlıyız, zehirlenmişiz, ne derseniz öyle olsun. Kafalar öne eğik, sağ başparmak yukarı aşağı scroll ederek zehirlenmiş/uyuşmuş beynimizle sanal hayatımıza karışmış ve yüzümüze yapışmış doğallıktan uzak gülümsememizle, derin depresif evremizde yol almaktayız.
Tüm dünya bir susam sokağı, bir puppet show esasında, bizler de kendi hayatımızın baş figüranı (!).
Eski tüplü tele-ekranlarımız ne kadar masum şimdi.