Bir çok açıklaması vardı elbette elimizdeki kitapta bu dersin. Uzun ve afili Fransızca terimleriyle. Ancak benim zihnimde bu ders; “Meyve Salatası” olarak kodlu. Tüm sınıfın elma, ve ama özellikle de armutla imtihanı (!) hatta. A, tabi bir de kaynayan şekerli suya elimizi cesurca(!) daldırdığımız anlar vardı. Çünkü daldırın elinizi denmişti ve başka da bir kaçışı yoktu. Çünkü termometre ya yoksa ne yapmalıyızı öğrenmemiz gerekmekteydi. Yedek termometre gibi bir alternatif plan geliştiremezdik çünkü. Çünkü tepemizde zebellah gibi nöbet bekleyen şefimiz vardı ve daldırın elinizi demekteydi. İkibuçuk saatlik dersin sonunda önümüzde doğduğuna pişman, özüne dönmek isteyen bir meyve tabağı, ve karamel süslememsi dekorayonumuz ve elbette yanık parmaklar vardı dizi dizi.
Meyve keserken bir insan ne kadar stres yaşayabilir di mi? Ama burada en basit reçeteyle dahi dünyadaki son dakikalarını özenle yaşatabilme yetisinde şeflerimiz varmış. Masterchef finali tadında, yürekler ağızda, tüm öğrenciler nedenlerini sorgularken geçen saatler.
Eve dönüş yolunda, “bu mudur?, ne yaşadık biz?” diye içinde türlü türlü sorular dönen kafam, çabamı gösterebilmek umuduyla eve taşıdığım meyve salatamın yolda tamamen erimiş karamel süslemeleri kadar bulamaç vaziyetteydi. Eve ulaştığımda merakla kapıya dizilmiş mini ahalim, karşılaştıkları manzaraya rağmen kibar, “Bu mudur?”bakışlarını mümkün olduğunca kaçırarak tadım yapıp köşelerine çekildiler.
Bir kesme tahtası ve bıçak çantamızdan çıkan setlerimizle tanıştığımız anlar bir diğer kısmıydı dersin. Elbette ilk defa elime almamıştım bıçak. Ve evet, kendime göre iyi de kullanırdım. Ama şeflerimize göre tabiiki de hep yetersizdik. Armut’u altıgen doğrarken, portakalı segmente ederken canına okumadan nasıl tabağa alınır kısımlarında bi darlandığımı hatırlıyorum. Şimdi bile anısına dalarken içim şişiyor. Gördüğümüz muameleden midir bilmiyorum, sanki ilk defa mutfağa girmişiz gibi, dersin amaçlarından birisi olan “Mutfak farkındalığımızı”, “ne, nasıl tartılırı öğrenmemizi” ve elbette “bıçaklarla tanışma ve kullanım amaçlarını anlamamızı” çok şükür sağlamıştı şefler. Meyve salatası hazırlamak çok önemliymiş gibi bir algı oluşmuş olabilir, yoo hayır, amaç kesim tekniklerini öğrenmemizdi. Bu ders bitiminde bir de basit şurup yapımını çözdük. Elimizi hangi aşamaya kadar kaynamakta olan şekere daldırabilirizi uygulamalı olarak gördük.
Ama ben yine de sormadan edemedim…
Ne halt edicem?
Bir meyve salatasında dağılan sen, bu programı nasıl bitirebileceksin?
Emin misin?
Sıçtın bence…
Ama bak bir sen değilsin, sanki herkes dağıldı…
gibi gibi zihnimin duvarlarına çarpa çarpa dönen düşünceler…
Sonra dedim çık ordan. Bekleme yapma ve devam. Önümüze bakalım. Sırada ne var, diye diye bugün artık önüme baktığımda sabırsızlıkla beklediğim son 1 Croquembouche modülüm ve final sınavım var. Ne yolmuş be. Marmara otobanı dile gelse de konuşsa, rüzgar, fırtına, sağnak yağmurlar ama en fecisi belki de sis kümeleriydi. Önüm, arkam, sağım, solum yoktu, kör dalışıydı resmen. Ve elbette göçmen kuşların her türlüsü de görüldü bu yolda. Leylekler, ve adını bilmediğim güzelliktekiler… Bu vesile ile de bir otobanın o hatta neden yapılmaması gerektiğine dair birçok örnek olay tecrübe ettim diyebilirim. Şükür sağsalim atlattık.
Özetle; öncesi, sonrası, yolu, demosu, pratiği de dahil sene boyunca memleketimin son derece huzurlu (!) atmosferinde zaten duman olmuş haldeyken bir de bu mavi kurdelanın peşinde yaşadığımız çoktan seçmeli tecrübelerimle sanki tamam oldum.
Ve fakat o mutfağa girdiğimde içim hala kıpır kıpır ve bu yolculuk boyunca yaşadığım her şeye rağmen benim için pastacılık yaşam enerjim gibi. Bunu çok net söyleyebilirim. 9-10 ay boyunca ne yaşadıysak yaşamış olalım, ne denli stresli olursak olalım, reçeteyi önüme alıp, o kremayı çırpmaya başladığımda, rezonansa girdiğimi hissediyorum. İçimdeki titreşim yükseliyor. Duracell pillerim aktive oluyor resmen. Dilerim herkes için, enerjisini bu denli yükselten, dünya yansa da ruhuna sinmiş is kokusunu dağıtacak bir alan açılmış olsun. Dilerim herkesin içinde bu denli derin nefesler alabildiği ve yenilenebildiği kendi fanusları olsun. Yoksa hayat gerçekten çok zorlu ve bol engebeli. Her saniyesinde belki de sınandığımız, la havleler çektiğimiz anlarla dolu. Ama dedim ya, dilerim fanusunu bulan, temiz ve derin nefesler alıp, arada soluklanabilmek için dalsın içine. O her neyse, dilerim herkes kendine, ruhuna iyi geleni bulmuş olsun ve yapıyor olsun. O zaman kalbimizde çiçekler açacak ve işte o zaman dünya gerçekten yeşermeye başlayacaktır. Dilerim herkesin kalplerine iyi gelen bir meşgalesi olsun.
Çok çok sevgiyle…
PS: Bu yazılarımla hem dersler sırasında yaşadıklarımı, hislerimi sizlerle paylaşmak ama en çok da neler öğrendiğimi, mutlaka birilerine katkısı olacağına inanarak aktarmak istiyorum. Size burdan şurup reçetesi vermek gibi bir hedefim yok bu arada. Ama mesela şekerin hallerinden bahsedebilirim. Takip eden yazım 2. Bölüm niyetine ve şekerle ilgili detaylı bir yazı olacaktır.
* Introduction to French Patisserie – Fransız Pastacılığına Giriş
21Temmuz2024
Le Cordon Bleu İstanbul
Basic Patisserie Day 1