Cuma öğleden sonrasında, havayı ister fırtına, ister sel götürsün farketmezdi. Cumalar kutsaldı. Kıpır kıpır, fıkır fıkırdık. Yaşla başla ilgili değildi çünkü hatırımda annemle babamın da programları vardı. Kah misafir gelir kah gider, kah dışarda yemek organizasyonları olurdu. Bişeyler olurdu yahu. Hayatımızın o zamanlarda da griye bürünmüş “haftaiçleri” vardı ama işte Cuma’dan içimize renk gelirdi. O renklere bürünebilelim diye yer açardık, hazırlanırdık. Yağmur sonrası gökkuşağını görmek isteyen masum insanlardık.
Ne zaman geldik bu noktaya ve bu donukluğumuza bakakaldık?
Ne zaman?
İçimiz dışımız felaket senaryolarıyla dalgalanırken yaşama nasıl yer açacağız? Bilen bir adım öne çıksın. Kuruduk. Yaşama sevincimizin içine işediler. Onunla birlikte özgürlüğümüz de sidik kokusuna büründü sanki. Kafamızı azıcık dışarı çıkaralım dediğimizde o kesif koku yaktı benliğimizi, neşemizden utanır hale geldik.
Doğumgünleri nihavent makamında kutlanır oldu. Doğduğuna pişman bir döneme girdi bizim jenerasyon.
Hay bin kunduz.
Oysa henüz demir almak vakti değil ki bu limandan. Deveyi gütmek, o taşı dağın tepesine, sonunda tekrar aşağı düşeceğini bile bile, nafile bir çabayla da olsa ittirmek lazım zamanlarındayız.
Neşesi alınmış, oyun oynamayı bırakmış bizlerin elinden alınan ve aslında geride bıraktığımız şey Ö Z G Ü R L Ü Ğ Ü M Ü Z.
En derinlere elimizi daldırıp, o neşemizi her nereden çıkaracaksak çıkaralım. Çokça sevgi sözcükleri sarfedelim ki sonunda donuklaşan kalplerimiz bir nebze olsa da ısınsın ve kıvılcımlar üretir olsun, o en mutlu anlara geri basmak lazım vakitlerdeyiz. Yoksa yeni gelen senelerde ittirirken o mahkum olduğumuz taşı, eziyet çekeriz. Oysa bunu büyük bir keyifle yapmak da bizim seçimimiz. Sonucun ne olduğundan ziyade, yolu yürürken ne hissettiğimiz içimizi ısıtacak olan. Yoksa son belli. Ve limandan demir almak vakti de değil henüz.
İşte dediğim odur ki, bakın, arayın, en mutlu olduğunuz anları yakalayın. Elimizdeki telefonlarda başkalarının “sözde” yaşanılası hayatlarını tekrar tekrar seyretmek yerine, kendi kalp ısıtan anlarınızı, üstelik sadece gözlerinizi kapatıp tekrar yaşamak lazım. Bu atla deve birşey olmayacak emin olun. Güzel güneşli bir günde yüzüne yayılan o basit, büyülü pırıltılardan bahsediyorum mesela.
Kankamla sonbaharda dökülen yaprakların üzerinde zıpladığımız, bu saçma sapan eylemin içimizde yarattığı hissiyatla kahkahadan işediğimiz anlardı mesela benim için mutluluk. Ya da sevdiğimle buz gibi güneşli bir havada herhangi bir parktaki yüyüyüşümüz, mis gibi bir kış havasını içimize çekişimizdi. Konunun bundan ötesiyle pek ilgisi yok aslında. Konu kendimize izin vermekle ilgili. “Hmmm !” diye içimize içimize bunalmaktan öteye bakmak meselesi.
Hadi bulalım o anları, çokça hem de. Kazıyalım hafızalarımıza. Bir kıvılcım düşsün önce, sonra da büyüsün yüreğimizde. Gerisi gelir sanki. Neşemizi bulduğumuz vakit prangalarımızdan da kurtulduğumuz an olacaktır, bence (!)…
Bence yaşamak neşeye dair şeyler demek sanki.
Güneş ışında gizli bir tılsım belki.
Kar tanelerinin her birinin muhteşem desenlerinde gizli mucize.
Buz gibi bir havada nefesinden çıkan duman belki…
Felaket senaryoları yetti.
Ciddiye almak lazım yaşamak denen eylemi.
Özetle;
O taş, dağın tepesinden düşecek !
Hep.
Ama bak, Sisifos mutluydu. Bu onun seçmiydi çünkü. Ve inatla da sonsuzluğuna kadar bu eylemine devam etti. Başka çaresi olmadığı için değil.
Sonsuza kadar, kendi sonsuzluğumuza kadar devam o zaman.
Dilerim, her sabah yeniden doğan ve hep doğacak olan güneşin ışıkları, ruhunuza yarabandı olsun. Harlasın sönmeye yüz tutmuş ateşinizi.
İçimizin tüm ışıkları sönmeden, harlanacak bir dirhem kor bile kalmadan hemen önce… Yap ne yapman gerekiyorsa. Tüm çaban, işin, gücün bu olsun dilerim.