Normalim normalsin normal.
Onlar normal
Biz normaliz,
Peki siz?
Normal misiniz? ve gerçekten mi?
Karnını kaşıyan, kıçını şu minderden o mindere doğru kaldırmaktan aciz durumda insanımsı bizlerin içinden geçtiği bu aksiyon filminin en şiddet yüklü sahnelerinde, “yeniden” ön ekiyle kurulan x partisinin ittifak önşartında, üstelik yazılı da olarak tarihe düştükleri notta; “kadına şiddete ceza verilmemesi” koşulu normal mi, gerçek mi, şaka mı, yoksa başka ne şimdi?
Seyrettiğimiz o aksiyon filminin içinde geçse, senarist sapıttı burda dersin. Katillerin, şiddet sempatizanlarının bir ittifak çatısı altında buluşması. Tekrar tekrar baktım, tekrar tekrar okudum. Yooo dedim. Şu anda bunları yaşıyor olamayız.
Kadına saygı, çocuğa saygı, vesaireye saygının konuşulduğu, tartışıldığı bir ortamdan bahsetmek istemiyorum. Saygının tüm ön eklerinden sıyrılıp tek başına dimdik derin derin nefes alabildiği bir vatan istiyorum. Kullanılan dile dikkat edilsin istiyorum.
Düşünmenin suç sayılmadığı bir dünya istiyorum.
Suçluysa bir insan mesela, mutlaka suçunun cezasını çektiği bir dünya.
Ve fakat, suç denen şeyin tanımının, ispatının yapılabildiği ölçüde kişinin ancak cezasını çektiği bir dünya. Yoksa suçunun ne olduğunu dahi söyleyemediğin bireylerin, en temel yaşamsal haklarından mahrum edildiği bir dünya değil düşlediğim.
Düşlemek de değil, yaşamak istiyorum artık.
“Yaşamak istiyorum bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” *
Ömrümün yarısının katledilmiş olduğunu hissettiğim bu yaşlarımda hiçbir şey yapamamış gibi hissediyorum. Kendi küçük grubumda avaz avaz bağırıyorum elbette ama bir o kadar çaresizlik duygusu kaplamış durumda her yanımı.
Hayır ben sizi istemiyorum. Beni sizler yönetmeyin. Ben, hakkın, hukukun, adaletin nefes alabildiği bir ortamda yaşamak istiyorum. Bana saygı duyulan, benim de elbette herkese saygı duyabildiğim bir dünyada yaşamak istiyorum diyorum. Ağaçlarıma dokunma diyorum, bunun için de direniyorum. Hak, hukuk, adalet için kilometrelerce yürüyorum, sandık geldiğinde de oyumu kullanıyorum. Ama yetmiyor işte. İçinden şiddet geçmeden, ne düşünüyorsam gerekirse bağıra bağıra söyleyebilirim. Daha ötesini yapamam. Belki şimdi kullandığım oyu nasıl koruyabilirim, gerçekten neyse oyum onun kayıtlara geçebilmesi için, güvenli seçim ortamının sağlanabilmesi için çaba gösterebilirim. Ama işte bu kadar. Maalesef benim oyum tek.
Düşünen de düşünmeyen de bir maalesef.
Kendine bahşedilen aklı kullanamayan, güdülmüş insanımsıların oyları ile benim oyum bir maalesef.
Haksızlığa uğramasına rağmen yine de evet diyenlerle, hep bir yani.
Şu işin aslı astarı nedir diye açıp bakmamalı mı bu bilgi çağında yani?
Ben de neden diyorum, neden? Bu normal mi olmalı?
Ali düşünen birey, Ahmet karnını kaşıyan, sandığa gitmek için kıçını kaldıramayan.
Ben düşünen, sen kolaya kaçan, ezber ettiğin neyse daha ötesine bakmayan.
Ayşe sorgulayan birey, Fatma kralcılık oynayan, kendi cebine bakan, ruhunu şeytana satan.
O yüzden hepimiz eşit olabiliriz ama kullandığımız oylar eşit değil maalesef. Çünkü benim oyum, düşünmeyen, sorgulamayan kralcıların haklarını da savunmak için o sandıkta. Benim oyum aynı sayılmamalı bu sebeple.
Herkes oyunu istediği parti için kullanabilir mutlaka.
Ama düşünmek ve sorgulamak da benim ön şartım işte.
**”Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitsin artık diye düşün, sorgula ey insanın oğlu.”
*Nazım Hikmet – “Davet” şiirinden
**Nazım Hikmet’in “ellerinize ve yalana dair” şiirine atıfla.