Yazılarca, sayfalarca… Ama öyle böyle değil sadece ve sadece yazasım var. Sanki yazdıkça dağılacak ve değişecek bu sahne. Aydınlanacak ortalık. Kendi yazmak eylemim ya da yazdıklarımdan ötürü değil de, his işte. Rahatlatıyor beni neticede.
Ve fakat imkan kısıtlı. Hem güzel ülkemin, algımın darlığından geçemeyen yasakları var. Hangi sözün nereye nasıl itiştirilip çekileceği asla tahmin konusu olamayacak kadar geniş bir perspektifte hem de. Hem evde yazacak ortamın henüz oluşmamış olması sorunsalı var.
Ben hazırım da ortam değil yani. Neyse bunların hepsi teferruat aslında. Ama benim hakikaten non-stop yazasım var.
Böğrüme oturmuş öküzü belki bu şekilde kaldırabilirim yerinden.
Hepimizin böğründe o öküz de kimi tanımlayabiliyor kimi değil. Dün akşam Ata Demirer’in Bursa Bülbülü’nü seyrettim. Bir dönem ki ne dönem. Çocukluğumun göbeği. O kadar naif, o kadar hoş ve hafif bir film. Duygulu bolca, bolca tebessüm. O dönemlere saygı duruşu niteliğinde, bilemiyorum hangi hislerle çektiğini, yazdığını ama ben saygı ve kalbim sıcacık ısınmış olarak kalktım yerimden. Ne güzel yıllardı be. Neyse, dönemin bir de Küçücük Emrah’ı vardı. Suratına baktın mı direk kendini yerden yere atmak isteyeceğin bir hüzün her bir yanını kaplardı. İşte o dönemle bugünün tek ortak noktası o küçük Emrah’ın hepimize mutlaka sirayet etmiş hüznü, ağdalı, allı ballı arabeskli acılı dolaması olabilir. İşte o manada bağlamak gerekirse böğrümüzde bir küçük Emrah ile dolaşıyoruz şu anda.
Asıl anlatmak istediğim film değildi ve fakat elleri, gönlü dert yüzü görmesin, hakikaten içimi ısıtan bir filmdi. Bravo emeği geçen herkese.
Beni bu dönem aşşşşırı derecede yazmaya zorlayan ne peki?
Ata Demirer’in dokunduğu yıllara yakın esen, esintisi şükürler olsun ki yıllar içinde asla bizi terketmemiş Erol Evgin ve onun son çıkan albümü. İsmail Küçükkaya’da geçen hafta gördüm. Yine çok şık, kibar, güler yüzlü. Yine efsane, yine yumuşacık sesiyle bir albüm. Ama ne albüm.
Böğrümdeki öküzle karşılıklı rakı içmek isteyecek kadar efsane bir albüm.
Naçizane bende yarattığı duygusal durumu elim döndüğünce yazmak istiyorum. İstiyorum çünkü biliyorum dışarda birçoğumuz benzer hislerle savruluyoruz ordan oraya. Ve inşallah tüm bunlar bittiğinde hep birlikte dev bir meyhanede kadehler kaldıralım. Fonda da bu albümde mutlaka olmalıydı, bir tek onu ıskalamış dediğim şarkı; “Ey Özgürlük”.
Şimdi bundan sonrasını ben değil şarkılar söylüyor.
Tam yerine denk geldi misali…
Karla başlıyor albüm, şimdilerde yağsın diye sokaklarda duaya duracağımız vakitlerdeyiz hem de.
… kar sendin, kar bizdik, aynı mahalledeydik, bir arada birlikte sımsıcacık yaşardık. Zengini, yoksulu, esnafı….. Eskiden kar yağardı adam boyu, adamlar da adamdı o zaman….
Derken “İkinci Bahar” giriyor. Yaşayalım inşallah. Temenniler kısmı. Bir umuttur yaşatan biz insancıkları….
Ne deli boranlar, ne de kara bulutlar hiçbiri yıldıramaz ki kalbimi asla…. ile gümbür gümbür devam ediyor.
“Sen benim şarkılarımsın” yumuşacık aradan geçiyor sevgi yüklü bir meltem gibi.
Ardından “Aşkın Elinden”. Yunus Emre’nin sözleri ve Fazıl Say dokunuşu, yumuşacık Erol Evgin’in ağzından damarlarda bir fokurdama, bir hareketlenme başlıyor veee derken,
“Aldırma Gönülle” acayip yükseliyorsun.
Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma… Ve fakat umrum değil, ulu orta, allah ne verdiyse geldiği anda böğüre böğüre ağlamak hissi var içimde. Görsün kim görürse umrum hakikaten değil vallahi. Gözyaşları sel olsa da tüm dertlerin kaynaklarını boğsa keşke. İyi niyetli bir beddua benimkisi. Yeterince var gerisi ortalıkta, daha fazlasına yerim yok. Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımla laflarken de dedim, katman katman bir kötülükler dünyasındayız ve benim hakikaten yerim yok. İnsanların, özellikle de çocukların, ihtiyaç sahiplerinin, yaşlıların, kadınların, balıkların, kuşların boynunun eğilmesine, otobüs şoförünün uluorta suratının kan içinde kalmasına, film karelerinde dahi olmaması gereken eli koca koca silahlı insanların ulu orta televizyonda, ortalıkta olmalarına hakikaten yerim yok.
Düşleri olmalı oysaki insanların. Güzel, ruhunun maviliklerinde en alasından düşler. Yoksa nasıl yürünür acılar boyu, Ah ne güzel yazılmış sözler. Bravo Selma Çuhacı, tam olarak yerine denk gelmiş, hepimizin içindekilere bir merhem gibi. Görkemli bir yalnızlık dünya dediğin, yollarımız aşkla kavuşmuyorsa ve de içinden sevda geçmiyorsa, nasıl yürünür acılar boyu. O yüzden tüm kötülüklere, şahit olduğumuz haksızlıklara rağmen, gönlümüzden aşkı, sevgiyi eksik etmeden yürümeli. Kötülüğe inat, varsın karşındakinin içini bürümüş, sarmış olsun, her zaman iyisini düşünerek ancak biz bu kara bulutları dağıtabiliriz.
İşte bu şarkıda ikinci dubleye geçiyorsun. Offf. Güzel şeyleri düşünmek insanın içini ısıtan bir şey.
Ve damar devam ediyor elbette; sigaramın dumanına sarsam saklasam seni. Ahhh bu şarkı benim muslukları sonuna kadar açan şarkılardan biri oldu. Son iki yılda vakitsiz kaybettiğim sevdiklerime doğru gönlüm, ruhum kanadı.
Çok zor zamanlardan geçiyoruz. Adeta hepimiz birer “Squid Game” oyuncusuyuz. O filmdeki acımasız kuralların çok daha fazlasını yaşayarak görüyoruz aslında. Ruhumuz diken üstünde, böğrümüzde zaten oturmuş o öküz oğlu öküz. İttirsen de dürtsen de gitmiyor.
Ve bu şarkının üzerine bir “Kum Gibi” geliyor ki. Aman allahım. Kaşla göz arasında dördüncü dubleye atlatır. Ahmet Kaya elbette hep söylemeli bu şarkıyı ama Erol Evgin’in o yumuşacık sesinde de bir başka işliyor kalbine.
Aydınlansın diye şu kirli yüzler, biz durmadan savaşırdık…. Kum gibi kum gibi ezip geçme… Ruhu şad olsun sevgili Ahmet Kaya’nın. Çok çok severim bu şarkıyı.
Bir önceki şarkıda açılan musluklar şarıl şarıl akmaya devam ediyor Kum gibi boyunca. Ve durdurana aşkolsun, Yiğidim Aslanım geliyor peşi sıra.
Düşmezse düşmesin yakamızdan ölüm, bizim de üstümüze güneş doğacak gülüm. Gülüşüne bir kurşun sıksa da ölüm, unutma ki umuda kurşun işlemez gülüm.
Hala geçmediyse hissiyatı ben ne diyeyim artık.
Sonra tüm bu yükselişin en tepe noktasında ortamı biraz yumuşatalım demiş gibi, Oluruna Bırak başlıyor.
Oluruna bırak, her neyse geçer, hayata zulmedip üzülmeye mi değer. Gün doğsun hele bir, üzülmeye mi değer.
Ve… Beni Sen İnandır başlıyor.
Küçükken çok inanmıştım, eğer çok istersen, her şey mümkün, inanmak zor değil. Ben küçükken çok inananlardandım. Masal kasabalarının olduğuna, musluklarından çikolata aktığına falan. İnanırdım yani. A bir de iyiliğin hep kötülüğü yeneceğine. Hala da inanıyorum. Ne kadar şer içinde olursak olalım, gelecek güzel güneşli günler. Her şerin ardı hayırdır çünkü. Ben öyle bilirim. Başka türlü yürünmez bu yollar. Sizler de öyle bilin isterim.
Ve Bedri Rahmi Eyüboğlu sözleriyle bitiyor albüm. Yaşadım Yıldızlar Şahidimdir. Yaşadım, yaşadım avuçlarımın gücü yettiği kadar yaşadım.
Hakikaten içinden geçtiğimiz bu öylesine zor dönemi şarkılarla daha nasıl ifade edebilirdi ki?
Dev bir rakı masası kurasım var. Fonda bu albüm, gözyaşlarım kalmayana değin içimde biriken öfkeyi, hüznü, umutsuzluğu dökmek sonra da Ey Özgürlük diyerek sarılmak istiyorum tüm sevdiklerime.
Her güzelin bir kusuru olur elbette. İşte böyle bir albümde eksik olan tek şarkı bu bence.
Kuracağım o rakı sofrasını kesin ve tüm sevdiklerimle, inadına bir umutla geleceğe doğru kadehlerimizi kaldıracağız.
Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara, kuşların kanadına,
Yazarım adını,
En güzel gecelere, günün ak ekmeğine, okulda defterime
Yazarım adını,
Ey Özgürlük….