– Ne demek istediğini anlamadım.
– Anlaşılmayacak bir şey yok. Bitti artık. Bu konuyu daha fazla kurcalama. Ne yaşandıysa, ne şekilde yaşandıysa yaşandı ve sen artık bunun sonucunu değiştiremezsin. Değiştirmeye çalıştıkça daha da sarpa sarıyor anlamıyor musun?
– Ama…
– Aması maması yok. Bırak artık. Mutlu olmamı istiyorsun biliyorum ama ben iyiyim. Ne zaman tam olarak ikna olacaksın.
– Çok çok üzgünüm…
– Senin buna dahlin mümkün değil ki. Hala bunu görmüyor musun? Lütfen yapma. Hayat bırak artık nasıl akması gerekiyorsa öyle aksın.
Nefesim kesildi. Sanki ömrüm boyunca almam gerekenden bir nefes eksik kalmış gibi. O an hayat donmuş gibi. Rüyamla şimdi arasındaki o anda almam gereken o bir nefesi almadım yine. Tuttum. Yine aynı rüya ama kimsin? Kim olduğunu hala bilmiyorum. Dünyada karşılaşmışız gibi ama tanıyor olsam şimdiye kadar hatırlardım diye düşünüyorum. Kimsin sen? İliklerime kadar hissettiğim ama adını dahi koyamadığım sen, kimsin sen?
Kan ter içinde, ama hiç kıpırdamadan, donup kaldığım o sahnede – kıpırdarsam detaylarını unutacağımı düşündüğümden – bir süre hareketsiz, nefessiz kaldım öylece. Belki on saniyeydi ama on dakikalar gibi. Kafamda deli sorular. Belki bunların hiç bir anlamı yok. Bilmiyorum. Ama beni nicedir çok derinden etkiliyor. Kafamı meşgul ediyor. Sanki görmem gereken bir şey var ve ben inatla hala göremiyormuşum gibi. Kafam rüyamda tüm günüm arafta geçiyor sonra. Uyandığımda gözlerimi sıkı sıkı kapatıyorum her seferinde. Anlamak, söyleyeceklerinin devamını duyabilmek için, ama mümkün olmuyor bir türlü. Taşınınca geçer sandım. Belki farklı bir ev, farklı uğraşlar, aklımdan çıkarır dedim. Ama yok. Sonunda gerçekten kafayı sıyıracağım sanıyorum. Mehmet bana daha ne kadar dayanabilir bilmiyorum. Ben kendime dayanamaz noktasına çoktan geldim sanıyorum. Aldığım nefese yazık. Belki de bu yüzden tutuyorum. Lüzumsuz bir çaba benimkisi. Yaşamak, tek kişilik bir sandalda bir gayret çekilen ve fakat havada kalan bir kürek gibi benim için. O akışa daldıramıyorum bir türlü küreğimi. Ya da hiç çekmemek mi gerekiyor? Zaten nehir seni gitmen gereken noktaya götürecek midir? Çabalamak neden o zaman? Bilmiyorum.
Yanlış yapmak korkusu her yerimi sarmış. Sahnedeyim ama rolümü oynamak istemiyorum. Bu rol yanlış sanki. Aslında başka bir rolü oynamam gerekiyormuş gibi bir hissiyatla kaplı tüm benliğim nicedir. Nereden hasıl olduğunu bilemediğim bu duygu, düşünce, her ne ise onun bozukluğu, abukluğu nefesimi kesiyor. Burnumdan tüm gücümle içime çekiyorum hayatı ama göğsümü doldurmuyor bir türlü işte o nefes. Boğazımda tıkanıyor bir şey. Nefes alırken, tekrar alıyorum sonra, ama yine yetmiyor işte. Her gece yatmadan önce dua ediyorum, bana söyle ne olur? Nasıl huzur bulmalı? Kaybettiğim kim, neşem de seninle birlikte mi gitti? Şu kısacık hayatımın hangi evresinde vardın sen? Ben bulamıyorum cevapları, sen anlat diyerek koyuyorum başımı her gece yastığa. Henüz cevap gelmedi. Belki de yok o cevap.
…
Mehmet erken kalkmış yine bu sabah. Bugün girdap çıkmazı 9 numaradaki komşularımıza kahveye davetliyiz. Bizim kuzeybatı komşumuz. 60’larında bir çift. Adamı görmedim ama kadınla bir kere markette rastlaştık. Kadın çok hoş bir kadındı ve fakat kafası hafif pusluydu sanki. Merhaba derken bile yok gibiydi. O kısacık -yazılsa iki satırlık- diyaloğun içine dahi girememişti sanki. Eşi çok konuşkan bir adammış ama. Bizi davet eden de oymuş. Öğleden sonra uğrayacağız. Ben bir tart hazırlayayım dedim. Civarda sipariş verilebilecek bir yer yok maalesef. Bu bölgenin en kötü tarafı da bu işte. Medeniyetten az biraz ötede bir yer ama imdat desen, sesini duyan olmaz. Alo yetiş desen, gelmesi bir saat en az.
Hayriye hanımın elinin pek lezzeti yok bu ara. İş başa düştü. Eskiden ne çok şey yapardım. Şimdi kafamı toparlayıp iki yumurtayı bir tasta çırpamaz hale gelmişim. Eşyanın tabiatına aykırı. Bir salma kendini yahu. Ben tarif defterimi bulayım en iyisi. Sanki öyle daha kolay olacak. Epeydir bir şey yapmadım. Elim tutuk. En garanti tarifim; çikolatalı tartımı yapayım. Eskiden ne çok yapardım. Hem çok malzemeye de gerek yok, hem çok çabuk pişer. Çikolatayı da herkes sever ayrıca. Ben en çok çikolata kaplı bisküvi seviyorum. Bu tart da onun gibi oluyor zaten. O yüzden o kadar çok yapardım ki eskiden. Köşeli kalıba dökerim. Kare kare keserim. Tıpkı eskiden yaptığım gibi. Mehmet de çok sever bu tartı. Tamam o zaman el boş gidilmez neticede.
O zaman haydi Şahika kalk, silkelen ve işe koyul.
…
Bence tart bu şartlarda olabildiğince (!) lezzetli oldu. Umarım şeker hastası falan değillerdir. Güzelce de üzerini kapadım mı tamamdır. Oldu işte. Gerçi sanki onların bize gelmesi daha mı yerinde olurdu? Israr etmişler Mehmet’e. Ne bileyim, çok da bilmem bu işleri. Bir kahve işte. İçip kalkarız.
– Mehmet, hazırsan çıkalım istersen. Vakit daha geç olmadan, hava kararmadan gidip gelelim.
– Tamam hayatım, hemen geldim.
…
– Baksana bu ev bizimkinden bayağı büyük değil mi Mehmet?
– Neredeyse iki katı kadar.
– Bu koskoca evde insan korkar sanki. Yani ben olsam korkardım. Sen evde olmadığında bizim evde bile tedirgin oluyorum. Her bir köşesini kontrol edebilsem bile elimde değil.
– Neden korkuyorsun ki, bu bölgede hiçbir şey olmaz merak etme. Jandarma çıkmazın başında hemen. Ormanda sürekli devriye geziyorlar.
– Haklısın ama elimde değil işte. Çocukluktan kalma biliyorsun, atamadım üzerimden bunca yıl.
Verandada bizi bekliyordu bir kadın. Bizim evi göremezler çamlardan ama bizden yola çıkıp virajı alınca evleri tam karşıda gözüküyor. Onlar da bizim arabayı gördüler muhtemelen. Geleni geçeni çok yok buraların.
– Oooo ne kadar hoş bir kadınmış. Adı neydi? Ayıp olmasın şimdi, kem küm etmeyelim.
– Füreya Saygılı.
– Ah ne güzel bir isim. Füreya Koral gibi. Çok severim bilirsin.
Evin girişini ne güzel yapmışlar. Geniş bir saksı koymak güzel fikirmiş. Belki düz bir saksı alıp ben üzerine desenlerimi ekleyebilirim. O kadar büyük saksı benim fırına sığmaz zaten. Yapmayı beklersem giriş boş kalacak. Yarın bakayım bauhaus’ta vardır kesin düz saksılardan.
– Merhabalar efendim. Hoşgeldiniz. Tekrar hoşgeldiniz girdap çıkmazına, dedi ince sesiyle kuş gibi şakır gibi.
Girdap çıkmazı demeseydi iyiydi. Kuş seslerinin arasına uğultulu bir rüzgar girmiş gibi, sanki arka planda “han-han han-han” diyen bir çello varmış gibi oldu bir an.
– Merhabalar. Hoşbulduk Füreya hanım. Nazik davetiniz için çok teşekkür ederiz, dedim.
Sesim pek kuş gibi olmasa da idare eder sanki. Mehmet’le ikimizi içeri doğru buyur etti Füreya, balerin gibi havada uçuşan elleriyle. Kadının sanki ayaklar tam yere basmıyormuş gibi. Adım atmıyor da süzülüyor gibi. Kesin dansçı falandı bu kadın. Belki balerin. Kimbilir. Dur bakalım öğreniriz şimdi. Kadından gözlerimi alamadım. Bayılıyorum böyle kadınlara. Şaçlar ensede toplanmış, taşlı ince tarak bir toka takmış mini topuzunun bitimine de. Ay çok beğendim. İçeri girerken kapıda da eşi Süleyman bey karşıladı bizi. Adı Süleyman’a tezat bir endamla. George Clooney’e Süleyman demiş sanki babası. Adam çok yakışıklı. Kumral bir Süleyman’la sanıyorum ilk defa tanışıyorum. Yüzümdeki muhtemelen alık bakışı, başka bir yere bakarak dağıtmaya çalışırken daha da açıldı ağzım. Giriş kapısının tam karşısında, dün tozunu özene bezene aldığım aynaya – evet kesinlikle bizim evdeki aynı aynaydı bu – bakarak antrede dondum kaldım.
– Bu ayna, … ayna, … aynı ayna ! Ama nasıl?
…