Adına “zamansız” dediğim, demek istediğim bir hikaye üzerinde çalışıyorum bir süredir. Ve çok benzer bir hikayeyi, çok zamansız bir anı, dibine kadar yaşıyorum şimdilerde.
Bu sabah yağmurlu bir güne uyandım. Ama ardından güneş, en sevdiğim. Dilerim içinde bulunduğum şu anımın çok yağmurlu havası doğacak güneş ile dağılacak.
Hayatın bizi edepsizce tokatladığı bir zaman aralığını sevdiklerimle paylaşıyorum. Hem nasıl bir tokat. Zamansız, plansız, fütursuz. Detayını düşündükçe nefesimi kesen, beni yerimden kaldırmayan. Nefesimizi tuttuğumuz bir kesit bu, hayatımızın en zorlu sınavlarından birinin içindeyiz. Kopya da çekemiyoruz. Parmaklarımız çapraz, nefesimiz göğsümüzde dolmuş ama korkudan veremez durumda. Beklemedeyiz.
Beklemek ne zor di mi? Sınav sonucunu, yoldan gelecek olanı, ameliyatın sonunu, doğumu, ölümü, mucizeleri.
Zor bir anın içinde beklemedeyiz işte. Her şey başka bir filme ait gibi tamamen yabancı. Havada uçuşan diğer senaryolara kafamı sallayıp, hayır hayır dediğim, başka türlüsünü en derinden hissederek o düşüncelerle kovalamaca oynadığım bir an bu. Neresinden bakarsan zor yani.
Nefesim göğsümde.
Kafamı çılgınca sağa sola salladığım, ‘hayır hayır o ihtimali geç’ dediğim zamanlar bunlar. İşte bu anların içinden geçmek, geçebilmek çok zor.
Bir önceki karede ayaklarımıza dolanan yakamozlar vardı oysaki. Kulaklarımda senin mutluluk taşan kahkahaların.
Yakamozlar bizi bekliyor, başka türlüsünü zihnim kabul etmiyor.
Dualarım, kalbim, nefesim seninle…
haydi gel!
haydi gel içelim…