Çizgili Pijamalı Bruno, beni mahvettin…

Ahhhh ki ne ah..

Bruno beni mahvetti…

Bu kadar derin, hazin, tarihin en acılı, en utanç verici sayfalarında yerini almış, zaman geçtikçe, o sayfalar her açıldığında, insanın kalbinde yarattığı hüzün dalgası asla azalacak gibi olmayan bir dönemi bir çocuğun gözünden bu kadar yalın anlatabilir bir yazar. Adı; John Boyne.

Kendisini hiç tanımıyorum. Okuduğum ilk kitabı; “Çizgili Pijamalı Çocuk”. Diğerlerini de okuyacağım şüphesiz. Dediğim gibi, bu kadar karanlık bir dönemi bir insan ancak bu kadar çarpıcı şekilde anlatabilir. Bir çocuğun gözünden bakınca, bir çocuk gibi değerlendirince her şey aslında çok net. Arası, acabası, tarafı yok.

Olay Auschwitz’de geçiyor desem sanıyorum hepiniz dönemi de, yaşananları da, acıyı da, demek istediklerimi de anlayacaksınız.

Çocuklar hiçbir zaman böylesine hazin, üzücü, dehşetengiz tablolar içinde olmamalılar. Dilerim ki hiçbir zaman da olmazlar.

Bu konuda binlerce film yapıldı. Çok ses getirenleri, kalbe saplananları bir dolu. Bu kitaba kadar da beni en çok etkileyenlerinden bir tanesi, bir babanın gözünden anlatılanı idi. Bir babanın, çocuğunun çocukluğunu kurtarabilme çabası ile yine Auschwitz’deki çırpınışı idi. Gözlerime silecek bağlamam gerekmişti, hatırlıyorum.

Fakat bu kitap kalbime başka bir yerden saplandı kaldı bu gece. 9 yaşında bir çocuğun gözünden tüm bu olan biteni okumak. Bugüne kadar okuduklarımız, seyrettiklerimiz aslında başka şeyler anlatıyormuş. Bir çocuk gözüyle her şey çok çok başka. Çok çok net aslında. Hesap, kitap yok orda.

Kitabı geçen sene oğluma almıştım. D&R’da dolaşırken, çocuk kitapları bölümünde görüp, kapağını çok beğendiğim ve Tudem yayını olduğu için mutlaka iyi bir kitaptır diyerek seçtiğim, çok da engin bir değerlendirme yapmadan satınaldığım bir kitaptı. O zamandan beridir de Ömer’in kütüphanesinde sürekli gözüme takılıyordu. “Artık oku şu kitabı, merak ediyorum nasıl” diye uzattığımda bu yaz, arkasındaki yazıyı ilk defa okuyordum. Bir an için tereddüt ettim ancak sonra bıraktım kendi haline.

Soluksuz okudu. İki ya da üç günde bitirmişti. Araya girip kitabın konusunu sorduğumda; “Bruno adında 9 yaşındaki bir çocukla ilgili anne” dedi. “Ailesiyle birlikte bir yere gidiyorlar, orda bir çocukla tanışıyor ve o çocuk tel örgülerin arkasında yaşıyor” dedi. Bittiğinde de yanıma geldi ve “bitti!” dedi, yanıma oturdu, üzgündü. “Ne oluyor sonunda peki” dedim. Ömer’de henüz dokuz yaşında, ağustos’un sonunda on olacak. Çok çocukça, çok kendi gözünden, dümdüz bir şekilde anlattı sonunu. İçim cız etti. Anlattıklarına değil ama. Çünki o malum yerde yaşanan tüm hikayelerin sonunda neler olduğunu biz yetişkinler pekala biliyoruz. İçim cız etti çünki, o kadar yalın ve o kadar kendince anlattı ki, gözlerim doldu. Bruno gibi O da anlamamıştı orada tam olarak neler olduğunu ama çok üzgündü.

Kitabı soluksuz okudum. Siz de mutlaka okuyun.

İnanıyorum ki, kitabın arka kapağında da yazdığı gibi, dünya tarihinde bu tel örgüler olmayacak bir gün. Bir gün hepsi tarihin tozlu sayfalarına gömülüp kalacaklar. İnanıyorum ki dünyayı çocuklar güzelleştirecek. Onların bu güzel bakışları, sevgi dolu kalpleri. İnanıyorum!

Tüm çocuklar karanlık bastığında sıcacık evlerinde, anne-babalarının yanında olmalı ve elbette asla aç kalmamalılar…

Yorum bırakın