Brimstone

Geçen haftasonu sinemaya gittim; “Brimstone”.

Epeydir dikkatimi çeken bir filmdi. Bununla beraber derdi nedir tam olarak da bilmediğim bir filmdi. Ama afişi falan dikkatimi çekmiş işte bir kere. Gittim.

Bir hayli karanlık baştan söyleyeyim. Bir insanın girebileceği en karanlık hallerden potpori yapmış yönetmen. Bir de Hollandalıymış yönetmen. Tak tak tak diye kıvırmadan anlatıyor derdini. Kısaca çok sert bir film.

Akmerkez’in ödüllü sinemasında seans başında son derece yayılmış bir vaziyette girdiğim filmden, saçımı başımı yolar halde, asabım fena halde bozulmuş olarak çıktım. Bazı filmler insana tokat gibi çarpar ya. Bu filmde alıp yerden yere çarpıyor insanı. Evet gerçekten de içi bu kadar kötü, karanlık, sapkın insanlar da var bu yeryüzünde. Gazeteler yazıyor her gün sayfa sayfa, haberler bangır bangır dedirtiyor. İçinden içinden “çok şükür” diyorsun hatta. O kadar kalbini sıkıştırıyor çünkü.

İster seyredin, ister etmeyin. Ancak filmin son sahnesinde en karanlıklarda kaybolmuş, son derece tutucu din adamı karakterinin bir repliği vardı.  Ben bu yazıyı sırf bu cümle için yazdım aslında.

“People think it’s the flames that make hell unbearable. It’s not. It’s the absence of love.”

“İnsanlar cehennemi ateşinden dolayı dayanılmaz sanırlar. Öyle değil. Onu dayanılmaz yapan sevginin yokluğudur.”

Dünyanın birçok güzelliğini koruma altına alıyor ya hani Unesco. İşte onun gibi aslında sevgiyi koruma altına almak gerek.

Yakaladığında büyütebildiğin kadar büyüt. Yay. Dünya diye birşey kalmayacak çünkü sevgi tükendiğinde.

O yüzden içinizde yeşertebildiğiniz kadar yeşertin.

 

Yorum bırakın