Bembeyaz 1/4

Alabildiğine geniş, uçsuz bucaksız gibi görünen yemşeşil çimenlikler. Hiç bu kadar genişinin içinde olmamıştım daha önce. Bittiği noktada tam karşıda tepesi karlı- görüyorum beyazlığını- sıra sıra dağlar. Gökyüzü de bembeyaz. Pamuk tarlasında bulutlar, bulutlar. Onlar hareketli. Resimde akıyorlar sağdan sola doğru. Sanki göç mevsimi başlamış. Neresi burası?  Ne şahane bir resim olurdu kağıda dökülse. İnsanın içine normalde huzur veren pastoral bir tablo. Ve fakat çimenlerin yeşili ve puf puf bulutların beyazı dışında hiçbir renk net değil. Güneş puslu puslu. Esirgemiş sanki parlaklığını. Belki de ondandır resmi bozan bu kasvet hali.

Telefonum çalıyor. Uzun uzun hem de. İçim sıkılıyor. Ama neden sanki kalbim mengeneye sıkışmış gibi hissediyorum. Arayan değil sebebi. Yani eskiden olsa evet. Karşımda duvar olsa bu karede telefonu fırlatıp parçalamak isteyebilirdim ancak artık öyle değil. Yumuşadım. Pamuk (!) gibiyim adeta. İçimde öfkeden kudurup sarsılmıyorum artık. Tüm sinirleri kanal tedavisiyle alınmış gibi soğuğa da sıcağa da aynı mesafedeyim. İniş, çıkış yok. Öyle bir hissizlik halinde konuşabiliyorum artık onunla.

“Naber, naptın?” diyor telefonu açar açmaz. İki ay önce Point Otelin kafesinde tesadüf etmemizden sonraki ilk diyaloğumuz olacak belki ama, sanki sabah yürüyüşünden sonra birlikte günün kalanını programlayacakmışız gibi bir edayla geliyor sesi.

“İyiyim sen?”

Elimde telefon, geçmişte kalmış bir dost ile şimdiki zamana ait yalandan, monolog bir sohbet başlıyor. O anlatıyor. Sadece O anlatıyor. Hiç susmadan. Nefes almadan repliklerini okuyor ve heyecanlı. Vızıltı şeklinde tüm duyduklarım ama sesindeki heyecanı duyuyorum. Sadece onu duyuyorum. Yoksa dinlemiyorum söylediklerini. Kasten değil ama. Cümleleri bulutlar gibi geçiyor kulağımdan. Tam gücünü karşısındakinden alamamış bir zayıflıkla yükseliyor kahkahası telefonun diğer ucundan. Sonrası bir sessizlik. Sessizliği kulağımda bir süre sonra algılıyorum.  Burada benim bir şey demem mi gerekiyordu yoksa? Üffff. Ne sıkıcı. “Nerdesin sen ponçik? alooo ” diye soruyor. “Ponçik ne demek, sensin lan ponçik” diye böğürmek istiyorum. Susuyorum.

Gözümü karşı dağlardan, çimenlerden alıp bakınmaya başlıyorum etrafıma. Nerede olduğumu ben de bilmiyorum. Nasıl geldim buraya? Neresi sahi burası? Etrafa bakınıyorum. Derken gözlerim o beyazlıkta donuyor. Kalbimden küt küt küt diye bir ses yükseliyor. Telefonun diğer ucunda Mehmet de duydu kalbimin gümbürdemesini çünkü onun sesi de dondu kaldı kulağımda. Kulaklarım tıkanıyor. Göğsümden dışarı çıkamayacağını anlayan kalbim ağzıma yöneldi sanki. Dilim uyuşuyor.

O uçsuz bucaksız yeşilliğin içinde beyaz, bembeyaz bir çarşaf. Altında birisi yatıyor. Ölü biri. Çarşafın altında boylu boyunca yatan annemmiş. Kalbim telefonla beraber yere düşüyor. Ben koşmaya başlıyorum. Yokuş aşağı. Yokuş bitmiyor. Çarşaf bembeyaz, sakız gibi. Tüm güneşin parlaklığını emmiş, hapsetmiş içine sanki. Gözlerim sulanıyor parlaklığından. Dizlerimin üzerine çöküyorum yanına. Çarşafı kaldırmak istiyorum. Elim kalkmıyor. Ayak ucunda biri var. Elinde eski püskü bir bıçak. Onunla mı müdahale edecek yoksa? “Çüş, yok artık!” demek istiyorum. Ağzımı bıçak açmıyor. Çarşafın orta yerinde tam annemin karnının üzeri koyu renk. O beyazlığın üstünde yumurta büyüklüğünde kuzguni, paslı kahverengi bir leke. Ayak ucundaki o yüzü belirsiz şahsiyet anneme yardım ederken bana da açıklama yapıyor:” Ölmüş ama artık ölü değilmiş!” “Kimsin sen?, annemin burada ne işi var?, artık ölü değilmiş ne demek” diye soramıyorum. Ağzımı bıçak açmıyor. Kalbimi tepenin başında düşürdüğümden sanırım, içim katılaşıyor, donup kalıyorum o sahnede.

Derken gözlerimi açıyorum. Yoğun bir hissizlik halindeyim hala. Derin bir nefesin ardından rahatlıyorum.

not: Kapak resmi: Hamit Görele –yağlı boya peyzaj

Yorum bırakın