Ruhumun Toksinlerini Attım

Ben kimim?

Neyim?

Nereye gidiyorum?

Bu dünyadaki amacım nedir?

Doğru ya. Bir amaç olmalı. Her bir bireyin dünya üzerinde bir etkisi mutlaka olmalı. Negatif veya pozitif. İyi veya kötü. Siyah veya beyaz.

Ömrüm boyunca sadece kendi kendime mi hayrım olacak?

Sadece kendime ve aileme kadar mı yeteceğim?

Peki ya diğerleri?

Başkaları için ne yapabilirim?

Kendimin yaralarını sarabildiğim durumlarla ilgili aynı şeyleri başkaları da yaşıyorsa şayet, onlar için bir şey yapabilir miyim? Ne yapılabilir?

Başkaları derken aklımdaki hep çocuklar.

Çünkü bence yetişkinlerin bugünkü arazlarının, defolarının, ihtiyaçlarının en büyük sebebi çocukluklarında alamadıkları, eksikliğini hissettikleri şeyler. Bir de ebeveynlerinden transfer ettikleri hüzünlü duyguları var elbet. Kısacası ruhlar taaa çocuklukta örselenmiş, yıpranmış, yorulmuş. O kadar çok toksin birikmiş ki atılması farz olmuş.

Çocukları kurtarmak gerek.

Tam da bu nedenle ebeveynlerin sefkatle sarılması gerektiğine inananlardanım. Sağlıklı gelecek için sağlıklı ebeveynler diyorum. Şayet bir çocuk sahibiysen ruhun da dahil sağlıklı olman gerek. Bu senin en önemli misyonun olsun. Ancak bu sayede öfkelerini bir sonraki yaşgününe taşımadan boşaltarak yürüyebilen çocuklar yetiştirebiliriz.

O zaman ancak gelecek zamanımız aydınlanacaktır.

Hayattaki amacımı bu başlıklarda toparlamaya çalışıyorum. Kendime göre de bir yol haritası çizdim aslında. Lakin önce kendi örselenmiş çocukluğumu, 10 yıllardır biriktirdiklerimi tasnif etmem gerekiyordu.

Tüm bunlar kafamda dolanırken bu mucize kursu denen şey önüme çıktı.

Nefes almak çok önemli! Nefesini ciddi anlamda tutan, nefes almayı unutan bir ebeveyn de bendim. Elbette bunun altında bir çok neden var. Kiminin farkındayım, kimine yeni ayıyorum, bazıları da anonim olarak ruhumda delikler açmış. Bir çok sebep işte.

Derken bir nefes koçu ile tanıştım. Tamamen tesadüf.

Eğer bir şeyi çok istiyorsan hayat karşına onu getiriyor. Nasılını izah edemem. Bilimsel olarak çekim yasasına bakılabilir belki. Siz bakınız.

Genel kabulde buna tesadüf diyoruz.

Ama değil.

Senaryo önceden yazılmış aslında. Hepimiz kendi senaryomuzda başrol oynuyoruz ve sahne akarken karşımıza gelen rollere doğaçlama giriyoruz. Oysa, ne zaman neye ihtiyacın olacağı da belli, hangi yola ne zaman sapacağın da. Şayet inanmayı seçiyorsan…

Bu bahsettiğim nefes koçu işte bu sebeplerle belki de karşıma çıktı. Pat diye ve tam da benim kalemim. Düşünce şekli, tipi, genel duruşu, duruşundaki soğukluk bile… Çok güleç, çok sıcakkanlı, hemen senin içine giriveren, her tarafından vıcık vıcık mutluluk fışkıran, hemen kaynaşıveren insanlara karşı hep bir adım geri dururum. Tedirgin ederler beni. Benim olayım kontrol. Benim de defom bu. Gevşediğinde hata yaparsın, bıraktığında yanlış yaparsın. Kodlanmışım. Hep de öyle oldu. Kafam bu şekilde kodlandığı için her seferinde o hatayı yaptım. Ya da çoğunlukla hata yapmama bile fırsat verilmedi, çünkü bırakamadım. Hep bir ciddiyet hali…”Hişt kendine gel” dendi hep.

“Gelmezsem n’olur?” diyemedim.

Neyse, bu koç beni çok rahatlattı. Bir çok nefes seansı yaptık birlikte. Çok ciddi faydasını gördüm. Bu nefes seanslarının elbette çok teknik açıklamaları da var. Ancak benim buradaki amacım tam olarak bu değil.

Amacım şu; ruhunu da, nasıl vücudunu detoks kamplarında arındırmaya çalışıyorsan aynen öyle arındır. 1 demet maydanozu yarım litre suda kaynatıp böğürerek içmek gibi. Bu sefer ruhuna niyet ederek yapıyorsun ama. Ruhunun da toksinlerini atmaya ihtiyacı var. Fırsat ver ki iyileşsin.

Ama seanslar bana yetmedi. Daha konsantre ve hızlı bir dönüşüme ihtiyaç duydum. Kalktım bunun kampına gittim. Gitmeden önce 6 ay kendimle mücadele ettim. Fiyatından, kendi acizliğime kadar geniş bir skalada birçok noktayı kafamda kesip biçe biçe geçti o 6 ay. Nevşah‘ın tanıtım videoları en başta beni bitirdi. “Salak mısın kızım sen? Sen kendin bunları halledemeyecek kadar aciz misin? Bu neyin kafası?” dedim durdum. Bence o videoları seyretme. Vazgeçersin çünkü. Elbette çok ticari duruyor, buram buram pazarlanan ürünlerle dolu. Kadının her yerde kendi imajını kullanmasına bile takıldım. Daha ruhun okşansın, sırtın sıvazlansın, seni kucaklasın istiyordum belki. Nasıl bir tanıtım beni daha kucaklayan olurdunun cevabını açıkçası tam bilemiyorum.

Kendime bu kampla ilgili sorduğum hiç bir soru rasyonel tarafıma tatminkar bir cevap veremedi. Lakin birlikte çalıştığım nefes koçum en büyük etkendir gitmeme. Sadece “çok faydasını görürsün” dedi. Kendi hikayesini anlattı. Tanıtım faaliyetine girip, abuk sabuk pazarlama taktikleri yapmadı. Tüm kapılarını içerden kapatmış kalbimden gelen son cılız sesleri duymama yardımcı oldu ama. O cılız sese kulak verip, oldu bittiye getirerek kursa kayıt oldum.

Gitmesem patlarmışım.

Çok net.

Bayağı pimi çekilmiş el bombasından niceymiş halim. Ne biriktirmişim yahu. Ama ne…

Olamaz kendimden korktum.

Yazının özeti şudur:

Bu kampta kendi egolarımızın dövdüğü, hırpaladığı ruhlarımızı şefkatle seviyor, pamuklara sarıyorlar. Senin yıllarca yapamadığını, onlar 5 gün boyunca özenle yapıyor, ruhunu toksinlerden arındırıyorlar.

Sonra elbette gelecek olan ışıklar içinde gelecektir.

Pırıl pırıl.

Dilerim ki önce kendin, sonra çocukların için bunu yapabil.

Git ve kendi gönlünle gör o insanların naif çabalarını, senin için nasıl çabaladıklarını.

Her şey bulaşıcıdır. Çok inanırım bu fikre.

Sen değişirsen dünya değişir.

İyilik, güzellik diliyorum çocuklar için.

Niyet et sen de.

Niyet etmekle başlar her şey.

Huzura niyet et mesela…

Hemen bugün her şeyi çözemez belki ama bir başlangıçtır.

not: Görseldeki eser Ebru Döşekçi‘nin “Nefes” adlı çalışmasıdır. Fotoğrafını ben çektim.

Yorum bırakın