Epey bir zamandır aklımdaydı. Epey bir zamandır bu şahane memleketin ben de bıraktığı izi yazmak fikri.
Baştan söylemeliyim. Bu klasik bir tatil yazısı değil. Hayatımda o tarz bir yazı yazmadım. Niyet de etmedim, heves de. Öyle bodoslama, içimden geldiği gibi işte.
Çizmenin topuğu! Puglia’nın Salento’su…
2 sene üst üste gittik. O kadar sevdik yani. Hem de çoluk çocuk. Onlar da sevdi. Siz de gidin diye demiyorum ancak fırsat yaratabiliyorsanız neden olmasın.
Puglia biraz daha geniş açıdan, Salento ise tam olarak İtalya’nın topuk kısmı. İtalya’nın bence Kaş’ı, Bozcaada’sı, belki Datça’sı. Belki diyorum ve utanıyorum ancak Datça’yı henüz anlatılan güzellikleri kadar ve gıyaben biliyorum.
Gayet ciddi savaşlara tanıklık etmiş. Kayıplar vermiş bir memleket. Gerçi, Avrupa kıtasında olup da savaşlardan nasibini almamış yer var mıdır ki? Bu kısma girmeyeceğim. Kaleler, anıtlar, bazilikalar. Kasabalar açık hava müzesi gibi.
Hayat genel olarak 70-80 arasında bir tarihte donmuş kalmış sanki. Taş yapılar, daracık sokaklar, geniş meydanlar. Hatta meydanlarda hala yaşayan amfitiyatrolar. Ne şahane değil mi?
Geçen sene Ferzan Özpetek‘in instagramda attığı bir post ile başladı her şey. Porto Cesareo. Deniz pırıl pırıl. Bakın fotoğrafa. Atla deve değil ama çekti birşey beni. Turkuaz bir renk degrade ufuğa doğru. Resimler yetti.
Topuğun dış kısmı Adriyatik, iç kısmı İyon denizi. Bölge geniş, dolayısıyla merkezde bir yer belirleyip kalmak ve buradan içe, dışa hareket etmek daha mantıklı. Çünkü 2 yer arası mesafe yaklaşık 30-50dk.arası sürüyor. Pergelin ucunu Lecce’ye saplamak en akıllıca hareket olmuş bizim için. Nitekim bölgenin kalbi de orasıymış zaten.
Bazı şehirlerin, kasabaların ya da sadece bir sokağın ruhu olur ya. Hissedersiniz. Canlıdır. Kulağınıza fısıldar, kalbinizi sarar. İşte Lecce bence böyle bir yer. Kucaklıyor olabildiğince sıcaklığı ile. Beni kucakladı.
Deniz şahane, yemek içmek konusuna girmeyelim, İtalya’dan bahsediyoruz. Makarnası, şarabı, pizzası… Ahtapot bu bölgede zebilmiş. Tüm uzuvları aynı anda, 1 porsiyon olarak geliyor tabağa ve 3 paraya. Her şey fresh, her şey son derece makul fiyatlarda.
Alabildiğine zeytinlikler… İnci gibi sıra sıra tüm endamıyla dizilmişler. O kadar güzeller ki, bakınca insanın içinden ağlamak geliyor. Pırıl pırıl ve bölgenin neredeyse tamamına yayılmış. Kalan bir metrekare varsa onlara da badem ağaçları kurulmuş. Üzüm bağları da en az zeytinlikler kadar baskın diyebilirim. Seç beğen.
Bari’ye indikten sonra araba kiralamak şart. Sonra al eline haritayı hangi plaja gitmek istersen bas gaza. 3 aşağı 5 yukarı hepsi İtalyan vatandaşı 🙂 Yerli turist ağırlıklı. İngilizce ya da İtalyanca bilmeye gerek yok. Yüksek enerjili Akdeniz insanı ile mutlaka iletişirsiniz.
Sonra ne mi yapabilirsiniz mesela?
Ağır ağır yürürken parke sokaklarda ya da minnoş minnoş yüzerken mavisinde, sağa sola göz gezdirip, derin derin nefesler alabilir, çevrenizi huşu içinde selamlayabilirsiniz. En yavaş modda elbette. Tatilde olduğunuzu her seferinde kendinize hatırlatıp, içinizde koşturan hamster’a artık biraz yavaşlamasını söyleyebilirsiniz. Sonra kokusunu bol bol içinize çekerken, İyon denizi sığlığında dostlarla uzun yürüyüşler yapabilirsiniz. Ardından 1 şişe Prosecco açtırıp akşamüstü plajda demlenebilirsiniz. Etrafınızdaki doğallığın tadını nasıl çıkarmanız gerektiğini bir başkasından öğrenecek değilsiniz.
Akşamları biz hep Lecce’deydik. Puglia’nın Salento’su, Salento’nun fahri başkenti; güzeller güzeli Lecce !
Akşam yemeklerimizi ise neredeyse hep aynı restoranda yedik. Doppiozero.
“Eski dostlar ve yabancılar aynı ekmeği bölüşmek ve birlikte zaman geçirmek için aynı masanın etrafında toplandık.” diye başlıyor menüsünde giriş yazısı. Gerisini kafanızda tasfir edebilirsiniz…